Cumartesi, Mayıs 8, 2021

“Kur’an İslam’ı Söyleminin Fıkıh Usulü Açısından Değerlendirilmesi” Konulu Konferans Düzenlendi

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Çarşamba Konferansları kapsamında Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaşif Hamdi Okur tarafından “Kur’an İslam’ı Söyleminin Fıkıh Usulü Açısından Değerlendirilmesi” konulu bir konferans gerçekleştirildi.

Moderatörlüğünü İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Osman Güman’ın yaptığı program, SAÜ İlahiyat Fakültesi YouTube kanalından canlı olarak yayınlandı. Prof. Dr. Güman, geçtiğimiz öğretim yılı Bahar Dönemi için planlanan bazı konferans etkinliklerinin pandemi sebebiyle iptal edildiğini, ancak bu sene etkinlikleri sanal ortamda da olsa devam ettirme kararı aldıklarını söyledi. Konferans konusu hakkında kısaca bilgi veren Prof. Dr. Güman, özellikle 2000 yılından sonra sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte Kur’an İslâm’ı söyleminin taraftar toplamaya başladığına dikkat çekti. Güman, Prof. Dr. Kaşif Hamdi Okur’un özgeçmişi hakkında bilgi verdikten sonra sözlerini tamamladı.

Prof. Dr. Kaşif Hamdi Okur, konuşmasının başında Prof. Dr. Osman Güman’ın şahsında SAÜ İlahiyat Fakültesi’ne bu imkanı sağladıkları için teşekkürlerini iletti ve böyle bir ortamda teknolojinin de imkanlarını kullanarak ilmî faaliyetleri sürdürmenin takdire şayan olduğunu kaydetti. Müslümanların dünya üzerindeki siyasi ve askeri üstünlüklerini kaybetmeye başladıkları zamandan beri “Bu işler neden yanlış gidiyor?” “Nerede hata yaptık?” gibi soruları gündemlerine aldıklarını belirten Prof. Dr. Okur, İslam dünyasında meşruiyetin iki temel referans kaynağı din ve dini anlama biçimleri olduğundan, Müslümanların hatalarının bu noktada olup olmadığını sorguladıklarını söyledi. “Biz bu durumdan nasıl kurtuluruz?” sorusunun belli kesimler tarafından önceki birikimi tasfiye ederek “doğrudan Kur’ân’a ve Sünnete dönelim” şeklinde cevaplandığını belirten Okur, belli bir aşamadan sonra bu cevabın “doğrudan Kur’an’a dönelim” şeklindeki bir çağrıya dönüştüğünü, 19’uncu yüzyıl sonları ve 20’nci yüzyıl başlarına gelindiğinde ise bu çağrının Hint Alt Kıtası’nda ve Mısır gibi Arap ülkelerinde artık üst düzeyde seslendirildiğini ifade etti.

Nüzul dönemi açısından bakıldığında Rasulullah’ın yeni bilgi konusunda tek otorite olduğuna ve o dönemde yaşayan insanlar için bizdeki gibi bir Kur’an-Sünnet ayrımından bahsetmenin makul olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Okur, sonraki kuşaklar tarafından vahyin mushaf içerisinde görüldüğünü, sünnettin otoritesinden istifade etmenin ise rivayet yoluyla gerçekleştiği algısının oluştuğunu ifade etti. İlk devirlerde ortaya çıkan gruplarda kategorik olarak sünnete karşı olma ve Hz. Peygamber’in otoritesini tartışmaya açma gibi bir yaklaşımın söz konusu olmadığını kaydeden Okur, İmam Şafi, Cimâü’l-ilm gibi eserlerinde her ne kadar “haber-i hâssa” denilen rivayetleri reddedenlerle tartışmış olsa da bu grupların temel gayesinin Hz. Peygamber’in otoritesini inkâr etmek olmadığını, onların bu muhalefetlerinin bazı rivayetlere duyulan güvensizlikten kaynaklandığın anlaşıldığını söyledi. Okur, 19’uncu yüzyılın sonuna kadar Hz. Peygamber’in otoritesinin tartışma konusu yapılmadığının rahatlıkla söylenebileceğini kaydetti.

Bu zaman diliminde Hindistan’da “el-Kur’âniyyûn” adı verilen bir grubun ortaya çıktığını ve bu hareketin ilk öncüsü olarak Seyit Ahmet Han’ın gösterilebileceğini belirten Prof. Dr. Okur, daha sonra ise Abdullah Çekrâlevî ve farklı isimlerin bu grubu temsil ettiğini belirtti. Okur, bu grubun Kur’an’ın tek otorite olduğu ve Hz. Peygamber’in bunun yanında dini konuda bir kural vazetme otoritesine sahip olmadığını görüşünü açıkça deklare ettiğini ve dinin pratiklerini tamamen Kur’an’dan çıkarmaya çalıştıklarını, ancak onların bu yaklaşımlarının Müslümanın her gün eda etmesi gereken namaz ibadeti üzerinde dahi ittifak edememeleri sonucunu doğurduğunu ifade etti.

Mısır’da ise münferit isimlerin bu düşünceye sahip olduğunu belirten Okur, örneğin Muhammed Tevfik Sıdkî’nin “el-İslâm hüve’l-Kur’an vahdeh” (İslam salt Kur’an’dan ibarettir) adlı bir makalesi olduğunu, bu makalede dinin kaynağı olarak Kur’an ve aklın sunulduğunu ve Hz. Peygamber’in bir otoritesi olmadığının savunulduğunu söyledi.

Bu hareketin organize bir şekilde ortaya çıkışının 19’uncu yüzyılın sonu ve 20’nci yüzyılın başı şeklinde tarihlendirilebileceğini ifade eden Prof. Dr Okur, Türkiye’de bu söylemin ilk olarak Meşrutiyet döneminde Batıcılar diye adlandırılan grup tarafından seslendirildiğini, bunun sebebinin ise onların kendi yaklaşımlarını meşrulaştırmak için en kullanışlı argüman olarak bu söylemi görmeleri olduğunu kaydetti.

Sistematik bir düşünce olarak Kur’an’a dönüş hareketinin Cumhuriyet döneminde, Ankara İlahiyat Fakültesi’nin açılışı sonrası süreçte filizlendiğinin söyleyebileceğini ifade eden Okur, akademik anlamda bu sürecin öncü ismi olarak Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın, ilgili düşüncenin popüler düzeyde geniş kitlelere yayılmasıyla ilgili olarak ise Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün isminin öne çıktığını, ayrıca bazı akademisyenler tarafından da Kuran’a dönüş söyleminin yaygınlaşmasına katkıda bulunulduğunu belirtti.

Konuşmasının devamında “Kur’an’a dönüş” söylemi ile “Kur’ân İslâm’ı” söylemini birbirinden ayıran Prof. Dr. Okur, Kur’an’a dönüş söylemini savunanların Hz. Peygamber’in otoritesini önemli ölçüde sınırlandırsalar da prensip olarak bu otoriteyi tamamen inkâr etmediklerini, Kur’an İslâm’ı söylemini savunanların ise dini konularda sadece ama sadece Kur’an’ın delil olacağı diğer bütün rivayetlerin ancak İslam tarihi araştırmalarında kullanılabileceği görüşünü savunduklarını söyledi. Prof. Okur, bu görüşlerin temsilcilerini ve gerekçelerini ayrıntılı bir şekilde ele aldıktan sonra bunları fıkıh usûlü açısından değerlendirdi.

Fıkıh usûlü açısından bakıldığında konuya Kur’an ve Sünnet’i de kapsayacak şekilde nas kavramı üzerinden yaklaşılacağına dikkat çeken Prof. Dr. Okur, fıkhın dayandığı kaynaklar belirlenirken iki hususun dikkate alındığını, bunlardan ilkinin bu kaynakları bağlayıcı kılan irade, yani Cenâb-ı Hakk’ın iradesi olduğunu, diğerinin ise bu iradenin bize ulaşma biçimi olduğunu ifade etti. Okur, bu bağlamda meselenin temelinde “kavlu’r-rasûl” (peygamber sözü) olduğunu ve Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in sünnetinin de bu ifadeye dahil olduğunu söyledi. Bu açıdan bakıldığında Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu bir hüküm ile Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu bir hüküm arasında fark olmadığını kaydeden Okur, ancak sünnetin bize ulaşmasındaki yolun ve Hz. Peygamber’e nispet edilmesinin bundan bağımsız olarak tartışıldığını aktardı. Fıkıh usûlü alimlerinin, Kur’an’ın nazm ve icaz bakımından üstünlüğü olduğunu kabul ettiklerini, bağlayıcılık açısından ise Kur’an ile Hz. Peygamber’e nispeti kesin olan sünnet arasında bir fark görmediklerine dikkat çeken Prof. Okur, bu yaklaşımın Kur’an-ı Kerim’in nüzulü ve metinleşme süreci ile de uyum içerisinde olduğunu ve ümmetin ortak aklını yansıttığını ifade etti. Fıkıh usûlü açısından bu temellendirmeleri esas alarak Kur’an İslâm’ı söylemini savunanların görüşlerini tekrar değerlendiren Prof. Okur, bu söylemin usul-i fıkhın temel parametreleri ile bağdaşmasının mümkün olmadığını, hatta Müslümanların genel Kur’an algısıyla da ciddi bir çelişki içerisinde olduğunu ifade ettikten sonra konuşmasını tamamladı.

İlgili Haberler

- REKLAM -

Son Haberler

Turhan Bölükbaşı

1976 Yılında Adapazarı’nda doğdu. İlk ve Orta Okulu Söğütlü’de , Lise eğitimini Fatih Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi...
- REKLAM -